Mehmet Emin Güven’in Mühendislik yolculuğu Bu düşünce, onu kentsel dönüşüm alanına taşıdı.
1999 Marmara Depremi, Avcılar’da çocukluk yıllarını geçiren Mehmet Emin Güven’in hayatında yalnızca büyük bir acı olarak kalmadı; aynı zamanda mesleki yolculuğunun da temel taşlarından biri oldu. O yıllarda barınmanın yalnızca bir ihtiyaç değil, aynı zamanda bir güvenlik meselesi olduğunu fark eden Güven, yıllar sonra bu düşünceyi inşaat mühendisliği kariyerinin merkezine taşıdı.
2007 yılında sektöre adım atan, 2008 itibarıyla mesleğin içinde aktif olarak yer alan ve 2011 yılında ilk şirketini kuran Güven’in kariyerinde ilk dönem mühendislik ve yapı denetimi üzerine şekillendi. Güven, güvenli yapıların oluşturulabilmesi için kontrol mekanizmasının önemine dikkat çekerken, zaman içerisinde yalnızca yeni yapıların değil, mevcut yapı stokunun da ele alınması gerektiğini gördü.
“Güvenli yapılar, güçlü bir gelecek ve insanlara dokunan bir şirket…”
Öncelikle sizi inşaat mühendisliğine yönlendiren hikayeyle başlayalım. İnşaat mühendisliği sizin için nasıl bir tercih oldu?
İnşaat mühendisliği benim için üniversite tercih döneminde verilmiş sıradan bir meslek kararı değildi. Üniversite tercihlerimde başka bir alan, başka bir meslek yoktu. Bunun temelinde de 1999 depreminde Avcılar’da bulunan bir çocuk olmam yatıyor. O gün yaşananlar, belki çocuk yaşta farkında olmadan zihnimde bazı tohumlar bıraktı. Depremi yaşayan bir çocuk olarak yapıların, binaların ve güvenli yaşam alanlarının ne kadar önemli olduğunu gördüm. Bugün geldiğimiz noktaya baktığımda, aslında o günlerde atılan zihinsel tohumların bir sonucu olarak inşaat mühendisliğini seçtiğimi düşünüyorum. 2007 itibarıyla mesleğe başladım, 2008 itibarıyla da kendimi tamamen mühendislik mesleğinin içerisinde buldum. O yıllarda farklı şantiyelerde, farklı ölçeklerde projelerde, mimari projelendirme ve danışmanlık süreçlerinde görev aldım. Bu süreç benim için yalnızca mesleki deneyim kazanmak değil, aynı zamanda sektörü farklı açılardan tanımak açısından da çok önemliydi. 2011 yılında ilk şirketimi kurduğumda ise artık kendi yolculuğum başlamış oldu.
2011 yılında şirketinizi kurarken nasıl bir gelecek planınız vardı? Bugün geldiğiniz noktaya baktığınızda o plan ne kadar gerçekleşti?
Aslında bugün bulunduğumuz noktayı hayal etmekten çok planlıyorduk. Bu kadar erken safhada ve bu kadar hızlı gelişmesini belki biz de tam olarak öngöremiyorduk ama bir planımız vardı. Kendi içimizde beş yıllık dönemler üzerinden bir yol haritası oluşturmuştuk. İlk beş yıllık dönemde mühendislik ve denetim mekanizmalarının içerisinde yer alan bir yapı oluşturmayı hedefledik. 2011-2016 döneminde bu altyapıyı oluşturduk. İkinci beş yıllık dönemde, yani 2016-2021 arasında artık üreten tarafta olmamız gerektiğini düşündük. Sonraki beş yıllık dönemde, 2021-2026 arasında ise neredeyse toplu konut üreten bir Mehmet Emin Güven ve Güven İnşaat hedefledik. Memleket şartlarının bazı süreçleri ne kadar ileriye sarkıtacağını bilmiyorduk. Ancak temel hedefimiz hep belliydi. Bugün geriye baktığımda iyi bir noktada olduğumuzu düşünüyorum. Benim için önemli olan sadece şirketin büyümesi değildi. Hayatın içine mühendisliği de entegre edebilen bir birey olmaya çalıştım. Bunun için de kendi adıma bir denge kurmaya gayret ettim.
Yönetim anlayışınızdan bahsettiğinizde özellikle “veri” ve “matematik” kavramlarını öne çıkarıyorsunuz. Sizi hızlı ilerleten temel unsur gerçekten bu muydu?
Ben kibirini öldürmeye çalışan, bilgiyle ve veriyle hareket etmeye çalışan bir yönetici olmaya gayret ettim. Çünkü insanlar çoğu zaman duygularıyla hareket ediyor ve karar veriyorlar. Oysa veriyi ve bilgiyi ön plana koyduğunuz zaman sonuca daha hızlı ulaşabiliyorsunuz. Bence bizim işimizin anahtarlarından biri buydu. Biz hızlı ilerledik. Hızlı ilerlememizin sebebi de hep matematiği kullanmamızdı. Şirket içerisinde hiçbir zaman patronaj anlayışının hâkim olmasını istemedik. Konu ne olursa olsun istişare kültürünün olması gerektiğine inanıyoruz. Bir karar alınacaksa bunun kişisel bir tercihten ziyade bilgiye, veriye ve gerçeklere dayanması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü bizim yaptığımız işte hata payının bedeli çok yüksek. Bir binadan, bir daireden, bir projeden söz etmiyoruz. İnsanların hayatına dokunan bir iş yapıyoruz. Dolayısıyla kararlarımızın da buna uygun bir ciddiyette olması gerekiyor.
Beylikdüzü sizin için özel bir yere sahip. Güven İnşaat’ın bölgedeki kentsel dönüşüm yaklaşımının temelinde ne var?
Beylikdüzü bizim için çok kıymetli. Hatta arkadaş ortamında da sürekli dile getiriyorum; Beylikdüzü bizim için adeta köyümüz gibiydi. Yıllar içerisinde buranın taşını toprağını, esnafını, insanını tanıdığımız bir ilçeden bahsediyoruz. Dolayısıyla buranın yaralarını sarmak gerektiğinde de buradan başlamak gerektiğini düşündük. Beylikdüzü’nün sosyolojik yapısı çok kıymetli. Ancak konut ve yapı stoğu açısından bazı lokasyonların ciddi şekilde yenilenmesi, tabiri caizse ameliyat edilmesi gerekiyordu. Yerel idarelerimiz ve yerel yönetim yöneticilerimiz bu konuya değinmeye başladığında bize de artık harekete geçmek düşüyordu. Bu nedenle 2018 itibarıyla Beylikdüzü’nde fiilen proje üretmeye, yapı yenilemeye ve kentsel dönüşüm süreçlerini yönetmeye başladık. Bizim yaklaşımımız en başından beri gerçeklerle yola çıkmak oldu. Bölgenin sosyolojik yapısına, projenin imar koşullarına, projenin çapına, daire sayısına ve yapılması gereken işlemlerin tamamına bakıyoruz. Bunların hepsini bir araya getirerek vatandaşımıza gerçekçi bir takvim ve gerçekçi bir söz vermeye çalışıyoruz.
Kentsel dönüşümde vatandaşın yaşadığı süreç sizin için ne ifade ediyor? Bu konuda sizi etkileyen özel hikâyeler oldu mu?
Bizim kentsel dönüşüme bakış açımız yalnızca eski bir binayı yıkıp yerine yeni bir bina yapmak değil. Çünkü o binanın içerisinde insanların hayatları var. Çok fazla anım var bu konuda. “Evladım, bu daireyi ben 30 yıl önce çocuğumu sünnet ettirdiğimde gelen takılarla aldım.” diyen teyzelerin hikâyelerini dinledim. “Ben hâlâ bunun borcunu ödüyorum, ben borcumu öderken sen de evimi yenile.” diyen amcaların hikâyelerine şahit oldum. Bunlar bizim için çok önemli. Bir de bizim temel prensiplerimizden biri şudur: Bir kira, bir kiradır. Vatandaşa bir kira eksik ödettik mi, biz bunu kendimiz için bir kazanç olarak görürüz. Bu nedenle her zaman olması gereken takvimin önünde daire teslimatına geçmeye çalışıyoruz. Şimdiye kadar bize ait projelerde de bunu uyguladık. Çünkü iki yıllık bir inşaat sürecinden bahsediyoruz. Bu iki yıl içerisinde ülkede nelerin değişebileceğini bazen biz bile atmosferik olarak öngöremiyoruz. Mevsim şartları, ekonomik şartlar, memleket koşulları… Bunların tamamı sürece müdahil oluyor. Buna rağmen verdiğimiz sözlerin yüzde 80-90’ını tutmak bizim için başarı değil, standart olmalı. Biz mümkün olduğunca yüzde 100’ünü tutmaya çalışıyoruz.
Güven İnşaat denildiğinde “güvenli yapı” ve “konfor” kavramları nasıl bir araya geliyor?
Ben bir inşaat mühendisi olarak güvenlik faktörünü her şeyin önünde tutuyorum. Konforu daha sonra artırabilirsiniz. Bir dairenin içerisindeki konfor seviyesini zaman içerisinde geliştirebilirsiniz ama güvenlikten taviz verme şansınız yok. Bunu çok basit bir örnekle anlatıyorum. Biz deprem anında bir yere kaçmamamız gereken daireleri üretmek istiyoruz. “Oturun, tabak çanak kırılmasın. Eşyalarınıza, anılarınıza bakın.” diyoruz. Kendi yönettiğim projede kendi evim için, hatta çocuklarım için bile söylediğim cümle bu. Deprem olduğunda çocuklarıma “Oyuncaklarınıza, eşyalarınıza dikkat edin, kırmayın.” diyebilmek istiyorum. Çünkü bizim garantör olduğumuz ilk konu güvenlik. Güvenliği sağladıktan sonra geriye konfor kalıyor. İşte biz de her projemizde konfor seviyesini artıracak unsurları ortaya koymaya çalışıyoruz. Akıllı sistemler, yerden ısıtma gibi uygulamalarla her projenin bir öncekinden daha modern ve daha konforlu olmasını hedefliyoruz. Geçmişte girdiğim bir daireyi de hiç unutmuyorum. 35-36 yıllık bir binayı yıkıyorduk ve dairede hiç ısıtma tesisatı olmadığını gördüm. Kalorifer petekleri yok, borulama yok, kombi yok. Hiç uygulanmamış.İnsan ister istemez “Bu insanlar 36 kışı nasıl geçirdi?” diye düşünüyor. Elektrikle mi ısındılar, battaniyelerle mi yaşadılar bilmiyorum. İşte kentsel dönüşümün gerçek anlamı burada ortaya çıkıyor. Eski yapıdan modern, güvenli ve konforlu bir yaşam alanına geçişten söz ediyoruz.
Güven İnşaat bugün belirli bir marka kimliği oluşturmaya başladı. Gelecekte nasıl bir şirket olmak istiyorsunuz?
Geçmişte çok fazla müteahhitlik firmasıyla mühendislik ve mimari projelendirme anlamında çalışma fırsatım oldu. İrili ufaklı şantiyelerde görev aldım, proje danışmanlıkları yaptım. O yıllarda doğru ve yanlışları gözlemledik, notlarımızı aldık. Sonra şunu gördük: Sokak arasındaki bir binada da toplu konutta da aslında doğrunun temel prensibi değişmiyor. Doğru her zaman doğru. Biz de o doğruları uygulamaya çalıştık. Bugün artık bazı insanların başka ilçelerde bile bir fotoğraf gönderip “Galiba bu senin kullandığın renklerden.” demeye başlaması bizim için önemli. Henüz bunun için belki zamansal olarak erken bir noktadayız ama birkaç yıl içerisinde Güven İnşaat’ın kendi kimliğinin çok daha net ortaya çıkacağını düşünüyorum. Ancak bizim için marka sadece renk, mimari veya bina görüntüsü değil. Bir şirket kültürü oluşturmak istiyoruz. Veriye dayalı, istişare kültürünü benimseyen ve verdiği sözün arkasında duran bir yapı olmak istiyoruz. Her projeyi de kabul etmiyoruz. Kentsel dönüşüm dediğimiz zaman belli bir inşaat kapasitesi gerekiyor. Bize çok fazla teklif geliyor. Hepsini aynı anda yapmamız mümkün değil. Bazen geri çevirmek zorunda kaldığımız projeler oluyor. Bazen zaman skalasına yaymak zorunda kalıyoruz. “Bizi geri plana attınız.” diyenler de oluyor. Ama elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Çünkü bizim için önemli olan çok iş yapmak değil, yaptığımız işi doğru yapmak…
Son olarak 20 yıl sonrasındaki Mehmet Emin Güven ve Güven İnşaat’ı nasıl hayal ediyorsunuz? Sizin için gerçek başarı nedir?
Bundan 20 yıl sonra birkaç vakıf ve yardımlaşma kuruluşunun ortağı olan, sermayesinin ve cirosunun belirli bir bölümünü topluma aktarabilen bir şirketin kurucusu olmayı çok isterim. Çünkü şirket kurmak, büyümek ve proje üretmek elbette önemli. Ancak bir noktadan sonra bunların topluma ne kattığı daha önemli hale geliyor. Çocuklarıma hep şunu söylüyorum: “Bir gün sokakta gezerken insanlar beni sorduklarında size bir çay ısmarlarsa, ben başarmışım demektir.” Benim başarı tanımım biraz bu. İnsanların arkanızdan “İyi bir iş yaptı, insanlara faydası dokundu.” diyebilmesi, çocuklarınızın sizin yaptığınız işten gurur duyması ve bulunduğunuz şehre bir değer bırakabilmeniz…20 yıl sonra geriye dönüp baktığımda sadece kaç bina yaptığımızı değil, kaç insanın hayatına dokunduğumuzu görmek isterim. İnşallah çocuklarım sokakta yürürken birileri onları durdurup, “Babanız bize çok yardımcı oldu.” der. İşte o zaman gerçekten başardığımızı düşüneceğim.Benim için başarı, insanların size bir çay ısmarlamak istemesidir.


